Kürt Tarihi ve Uygarlığı ile ilgili 100'e yakın e-book(PDF ve Word) kitabı bilgisayarınıza indirebilir ve okuyabilirsiniz. Herkesin kitaplığında bulunması gereken kitaplar olup arşiv olarak bilgisayarınıza kaydedebilirsiniz.

1. Ali Kaya - Dersim Tarihi
2. Ali Koyun - Kürt Solu Tartışıyor
3. Amed Tigris - Coğrafya Kurdistanê
4. Amed Tigris - Dîroka Kurd û Kurdistanê
5. Bernard Lewise - Ortadoğu
6. Cemşid Bender - Kürt Tarihi ve Uygarlığı
7. Cemşid Bender - Kürt Uygarlığında Alevilik
8. Celilê Celil - Kürt Siyaset Tarihi
9. Celilê Celil - Şeyh Ubeydulluh Nehrî Ayaklanması
10. David McDowall - Modern Kürt Tarihi
11. Dr Fritz - Kürtlerin Tarihi
12. Ethem Xemgîn - İslamiyete Kadar KÜRDİSTAN TARİHÎ
13. Ehmedê Xanî - Mem û Zîn
14. Ekrem Cemil - Paşa Kürdistan Kısa Tarihi
15. Emir Hasanpur - Kürt diliyle ilgili Devlet Politikaları 16. Eşref Günaydın - Yahudi Kürtler
17. Ethem Xemgîn - Aleviliğin Temelindeki Mazda İnancı ve Zerdüşt
18. Ethem Xemgîn - Kürdistanda Mitoloji ve Dini İnançlar
19. EWC Noel - Kürdistan 1919
20. Faik Bulut - Kürt dilinin Tarihçesi
21. Gürdal Aksoy – Dersim Alevi Kürt Mitolojisi
22. Hasan Cemal - Kürtler
23. Hasan Ünlü - Kürt Önder ve Aydınlarının Biyografileri
24. Hıdır Göktaş - Kürtler(Isyan Tenkil)
25. Hıdır Göktaş - Kürtler Kürtler II Mehabattan 12 Eylüle
26. İhsan Nuri Paşa - Kürtlerin Kökeni
27. Ihsan Nuri Paşa - Ağrı Daği İsyanı
28. İsmail Beşikçi - Tunceli Kanunu 1935 ve Dersim Jenosidi
29. İsmail Beşikçi - Kürtlerin Mecburi İskânı
30. İsmail Beşikçi - PKK Üzerine Düşünceler
31. İsmail Beşikçi - Bilim - Resmi İdeoloji Devlet - Demokrasi
32. İsmail Beşikçi - Cumhuriyet Halk Fırkası Programı (1931) ve Kurt Sorunu
33. İsmail Beşikçi - Devletlerarası Sömürge Kürdistan
34. İsmail Beşikçi - Doğu Anadolu'nun Düzeni
35. İsmail Beşikçi - Orgeneral Muğlalı Olayı - Otuzüç Kurşun
36. İsmail Beşikçi - Kürt Aydını üzerine düşünceler
37. İsmet Siverekli - Kürt İsrail İlişkileri
38. J. Kurdo - Kürt Kültürünün Kaynaklar
39. Jeremy Black - Mezopotamya tanrıları Sözlüğü
40. John S. Guest - Yezidilerin Tarihi
41. Kaniyek Ji Mezopotamyayê N I S Ê B î N
42. Kazım Karabekir - Kürt Meselesi
43. Kemal Kirişçi - Kürt Sorunu Kökeni ve Gelişimi
44. Kemalettin Köroğlu - Eski Mezopotamya Tarihi
45. Minorsky - Kürtler
46. Kürtlere ilişkin batı seyahatname biblografyası
47. Mehmet Altan - Kürtler şeytan soyundan mı?
48. M. Sönmez - Doğu Anadolulun Hikâyesi
49. M. Emin Zeki - Kürdistan tarihi
50. Mayevsriy V.T. - Kürt Ermeni İlişkileri
51. Mehmet Bayrak - Alevilik ve Kürtler
52. Mehmet Uzun - Destpêka Edebîyata Kurdî
53. Mehrdad R İzady - Bir El Kitabı KÜRTLER
54. Mella Mahmudê Beyazıdi - Kürtlerin örf ve Adetleri
55. Muhsin Kızılkaya - Dünden Yarına KÜRTLER
56. MUSA - 1925 KÜRT AYAKLANMASI
57. Musa Anter - Vakayiname
58. Mustafa Barok - Gotinên Pêşiyên kurda
59. Mustafa Gazî - Baweriyên batil ên Kurdan
60. Naci Kutlay - 21 YYa Girerken KÜRTLER
61. Naci Kutlay - İttihat Terakki ve Kürtler
62. Naci Kutlay - Kürt türkülerinde sevda
63. Nergiza Tori - Kürtlede Sanat
64. Oktay Belli - Anzaf Kaleleri ve Urartu Tanrıları
65. Prens Süreyya - Bedirhan Kürt Davası ve Hoybun
66. Qanatê Kurdo - Tarîxa Edebiyata Kurdî
67. Roger Lescot - Memê Alan
68. Rohat Alakom - Kürdoloji Eğitiminin 200 yıllık geçmişi
69. Rohat Alakom - Unutulmuşluğun Bir Öyküsü Saidi Kürdi
70. Rohat Alakom - Yaşar Kemalin Yapıtlarında Kürtler
71. Rohat Alakom - Ziya Gökalp'ın Büyük Çilesi Kürtler
72. S. Ahmet Arsavi - Doğu Anadolu Gerçeği
73. Selim Çürükkaya - Demirci Kawa ve Çağdaş Kawa Destanı
74. Seyfi Cengiz - Dersim ve Zaza Tarihi
75. Sîda - Fablên Kurdî
76. Sîda - Ji Zargotina Kurdî
77. Siraç Bilgin - Barzanî
78. Stig Wikander - Berhevoka Kurdî
79. Suha Bulut - Demirci Kawa’ya Işık
80. Şerefname - Kürt Tarihi
81. Tori - Kürtlede Sanat
82. Tori - Yezidilik ve Yezidiler
83. Ülke İçinde Göç Ettirilen İnsanlar
84. Van Sempozyumu
85. W.A Wilgram - İnsanlığın Beşiği Kürdistan’da Yaşam
86. XWEDA'yên Mezopotamya yê
87. Zeynel -Adıyaman
88. Ziya Gökalp - Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler
89. Zuhdî El Dahoodî – Kürtler
90. Tarık Ziya Ekinci – Kürt Siyasal Hareketinin Sınıfsal Kökenleri
91. Ayşe Hür – Osmanlı’dan Günümüze Kürtler ve Devlet
indirme linki
http://turbobit.net/ch33q4oih0zs.html
Demirci Kawa Efsanesi:
Bundan çok eski zamanlar öncesinde, daha yeryüzünde kimsenin olmadığı dönemlerde Zervan isimli tanrının iki oğlu olmuştur. Birinin adı Hürmüzdür, bereket ve ışık saçan anlamına gelmektedir. Diğerininki ise Ehrimandır, kötülük ve kıtlık saçan anlamındadır. Ahura Mazda’nın kutsadığı topraklarda Hürmüz hep iyinin ve uygarlığın temsilcisi, Ehriman da onun karşıtı olmuştur.
Hürmüz, dünyada kendisini temsil etmesi için Zerdüşt’ü gönderir ve yüreğini sevgi ile doldurur. Zerdüşt ise buna karşılık oğullarını ve kızlarını Hürmüz’e hediye eder. Ehriman bu durumu kıskanır ve yüzyıllar boyunca sürecek olan iyilerle savaşına başlar. Tüm iyilere, Zerdüşt’ün soyuna ve iyiliklere Medya (Kuzeybatı İran) coğrafyasındaki yaşamı çekilmez bir duruma getirir. Ehriman bazen gökten ateşler yağdırır bazen fırtınalar koparır ve iyiliğe ve iyilere hep zulm eder. En sonunda da içindeki nefreti ve kötülük zehrini zalim Kral Dehak’ın beynine akıtır ve onu bir bela olarak İran halkının üzerine salar. Dehak’ın bildiği tek şey kötülük etmektir. Zalim Dehak halkının kanını emerken beynindeki zehir bir ura dönüşür ve onu ölümcül bir hastalığın pençesine düşürür. Dehak acılar içinde kıvranarak yataklara düşer ve hastalığına bir türlü çare bulanamaz. Dönemin doktorları acılarının dinmesi ve yarasının kapanması ve hastalığının iyileşmesi için yaraya genç ve çocukların beyinlerinin sürülmesini önerirler. Böylece İran coğrafyasında aylarca hatta yıllarca süren bir katliam başlar; her gün zorla anne babalarından alınan iki gencin kafası kesilip beyinleri merhem olarak Dehak’ın yarasına sürülür. Halk çaresiz ve güçsüz düşmüştür. Gençler katledilirken sıra bir gün daha önce bu şekilde 17 oğlunu kaybetmiş olan Kawa adındaki demircinin en küçük oğluna gelmiştir.
Her gün gençler Dehak'ın askerleri tarafından başları kesilmek üzere götürülürken Kawa'nın aklına başkaldırı fikri gelir ve bu konuyu etrafında güvendiği birkaç kişiye açıklar. Demirci dükkânında demirden savaş malzemeleri olarak Gürz-ü Kember, Kér gibi araçlar yapar ve bir taraftan da başkaldırı için etrafındakileri eğitir .Bu hareket yavaş yavaş yayılmaya başlar. Mart ayının 20'sini 21 'ine bağlayan gece zalim Dehak'a karşı direniş başlar. O gece kralın sarayı direnişçiler tarafından ele geçirilir. Aynı zamanda bu direniş Dehak'ın egemenliğindeki bütün topraklarda devam eder. Direnişçiler kendi aralarında dağlar da ateş yakarak haberleşmekteydiler. Direniş bittiğinde Kawa'nın halk harekâtı Dehak'ı ve yönetimini devirir. Sevinçle dağlara koşan halk bu ateşlerin etrafında oynamaya başlar.
Bir diğer söylentiye göre de Kawa, 20 Mart'ı 21 Mart'a bağlayan gece sabaha kadar demir ocağının başında sabahlar ve oğlunu zalim Dehak’ın katlinden kurtarmak için çareler düşünürken imdadına göğün yedinci katındaki iyiliğin temsilcisi Hürmüz, Ninova'lı Kawa'nın yüreğini sevgi ve umutla doldurur ve bileğine güç, aklına ışık verir. Ona Zalim Dehak'tan kurtuluşun yolunu öğretir. 21 Mart sabahı, gün doğduğunda, Kawa oğlunu kendi eliyle Dehak’a teslim etmek ister ve zulmün ve kötülüğün kalesi olan Dehak'ın sarayına girer. Oğlunu zalim Dehak’ın huzuruna çıkarırken yanında getirdiği çekicini Dehak’ın kafasına vurur. Dehak’ın ölü bedeni Demirci Kawa’nın önüne düştüğü anda kötülüğün alevi Ninowa’da söner. Kısa sürede bütün Ninowa ve bölge halkı isyan eder ve ateşler yakarak saraya yürürler. Zulme karşı isyanı başlatan Kawa, demir ocağında çalışırken giydiği yeşil, sarı, kırmızı önlüğünü isyanın bayrağı, ocağındaki ateşi ise özgürlük meşalesi yapar. Ninowa cayır cayır yanarken meşaleler elden ele dolaşır, dağ başlarında ateşler yakılır ve kurtuluş coşkusu günlerce devam eder. Zalim Dehak’tan kurtulan halklar 21 Mart’ı özgürlüğün, kurtuluşun ve halkların bayramı olarak kutlar. Demirci Kawa; başkaldırı kahramanı, Newroz ise; direniş ve başkaldırı günü olarak tarihe geçer.
Bir Direniş Destanı "Dımdım Kalesi"
Derler ki, atalar onlara bin yıllardan bu yana şu öğüdü salık vermiştir. "Sırtını ya gerçek bir yiğide yaslayacaksın, ya da geçit vermez bir dağa." Ol sebepten ötürüdür ki; o gün bu gündür Kuzey Mezopotamya'nın geçit vermez mekânlarında bu coğrafyanın Kürt, Ermeni, Süryani ve bilcümle sakinleri dağları ve dağlara sırtlarını yasladıkları mekânları 'kale şehirlere' dönüştürerek kendilerini sürdüregelmişler. Dara, Hasankeyf, Mardin,Farqin (Silvan), Amida (Diyarbekir) bugün de yaşayan Mezopotamya coğrafyasının kale şehirleri değil mi?
İşte Dımdım Kalesi de öyle! Güneş henüz iki boy yükselmişken, kale uzaklardan görünende kayalıkların üzerine yapılmış bir atmaca yuvası gibi. Dört bir etrafı rahatça görünebilsin, kale ve kale halkı saldırılardan rahatlıkla korunabilsin diye, kalenin bir tarafı Dımdım Dağı'na yaslanmış. Ve kalenin üç tarafı da çok yüksek surlarla çevrilmiş. İşte destanlara konu olan Dımdım Kalesi'nin mekânsal boyutu böyle.
İran Şahı Abbas, bir Ermeni baş mimara dillere destan bir kale yaptırır. Görenin ağzı açıkta kalacak kabilden bir kale olur. Çağırır mimarı huzura Şah, sorar: "Bu kaleden daha iyisini de yapabilir misin?" Yanıtlar Ermeni mimar: "Elbette, zamanım ve imkânım olursa". Şah tahammülsüzdür. Emir verir. "Sabaha vurdurun kellesini." Gece, birinin yardımıyla kaleden kaçan baş mimar işte o kuş uçmaz kervan geçmez sarp yerdeki Dımdım kalesini yapar ve sonra da o kalenin sakini olur ve hep orda kalır.
Kitabı okurken ciddi geri dönüşler yaşadım, daha liseli yıllarımdan beri hiç unutamadığım 19. yüzyıl Rus klasiklerinden Çerniçevski'nin Ne Yapmalısını anımsadım. O kitapta çok etkileyici bir kişilik vardı: Rahmetov! O denli etkileyici bir kişilik ki, kitabı okuyan bir dolu beni adem hayatı boyunca Rahmetov gibi olmak istemiş. Ama sonradan Rahmetov'un birçok değişik şahsiyetin özelliklerini üzerinde taşıyan ve ancak romanlarda rastlanabilecek türden bir 'roman kahramanı' olabileceğine kanaat getirilmiş. Dımdım Kalesi'nin bugüne dek süregelen hikâyesini bizlere kadar ulaştıran kahraman da Xanoyà Çengzerîn'de (Altın Pençeli Xano) Rahmetov türü kahramanlardan. Xano, kaleyi Ermeni başmimara yaptırırken, kale inşaatında çalışanlara avuçlarla altın dağıtmış. Ve o günden sonra Dımdım Kalesi'nin Kürt sakinlerinin liderinin adı Xanoye Çengzerîn olarak kalmış.
Bütün kararları divanhanesinde halkıyla ve halkının temsilcileriyle alan ve uygulayan Xano'nun, kararlılığı ve direngenliği bir de boyun eğmemesi nedeniyle hiçbir zaman egemenlerle yıldızı barışmamış. Her yıl bir önceki saldırıyı aratırcasına ya Osmanlı ya da İran ordusu sefer düzenler Dımdım Kalesi'ne. Sonuncu seferde artık kurtuluşun imkanı yoktur. Ve Xanoye Çengzerîn ortak kararla kalenin içindekilerle birlikte intiharına ve imhasına karar verir. "Saçını usturayla kesen, perçemine yanmaz" Kürt atasözünün izinde Dımdım Kalesi ve kale halkı bir destan yaratır. İşte o destandır ki Kürt sözlü kültürüne de malzeme olan ve değişik versiyonlarıyla bugüne dek sürdürülerek gelen.
Derler ki, atalar onlara bin yıllardan bu yana şu öğüdü salık vermiştir. "Sırtını ya gerçek bir yiğide yaslayacaksın, ya da geçit vermez bir dağa." Ol sebepten ötürüdür ki; o gün bu gündür Kuzey Mezopotamya'nın geçit vermez mekânlarında bu coğrafyanın Kürt, Ermeni, Süryani ve bilcümle sakinleri dağları ve dağlara sırtlarını yasladıkları mekânları 'kale şehirlere' dönüştürerek kendilerini sürdüregelmişler. Dara, Hasankeyf, Mardin,Farqin (Silvan), Amida (Diyarbekir) bugün de yaşayan Mezopotamya coğrafyasının kale şehirleri değil mi?
İşte Dımdım Kalesi de öyle! Güneş henüz iki boy yükselmişken, kale uzaklardan görünende kayalıkların üzerine yapılmış bir atmaca yuvası gibi. Dört bir etrafı rahatça görünebilsin, kale ve kale halkı saldırılardan rahatlıkla korunabilsin diye, kalenin bir tarafı Dımdım Dağı'na yaslanmış. Ve kalenin üç tarafı da çok yüksek surlarla çevrilmiş. İşte destanlara konu olan Dımdım Kalesi'nin mekânsal boyutu böyle.
İran Şahı Abbas, bir Ermeni baş mimara dillere destan bir kale yaptırır. Görenin ağzı açıkta kalacak kabilden bir kale olur. Çağırır mimarı huzura Şah, sorar: "Bu kaleden daha iyisini de yapabilir misin?" Yanıtlar Ermeni mimar: "Elbette, zamanım ve imkânım olursa". Şah tahammülsüzdür. Emir verir. "Sabaha vurdurun kellesini." Gece, birinin yardımıyla kaleden kaçan baş mimar işte o kuş uçmaz kervan geçmez sarp yerdeki Dımdım kalesini yapar ve sonra da o kalenin sakini olur ve hep orda kalır.
Altın peçeli Xano
Evrensel Yayınları'nın 'Kürt Tarihi ve Kültürü' dizisinin son kitabı Kürtçeden Türkçeye çeviri olarak çıkan Dımdım Kalesi, 17. yüzyılda kale halkı olan Kürtlerin, Osmanlı ve İran ordularına karşı kendilerini koruma amaçlı savaşının tarihi. Kale halkının kendilerine sağladıkları güvenlikli ortamın, refah ve adaletli yönetiminin zalim ve kötü örnek despotların tahammülsüzlüklerine karşı direnişinin tarihi aynı zamanda.Kitabı okurken ciddi geri dönüşler yaşadım, daha liseli yıllarımdan beri hiç unutamadığım 19. yüzyıl Rus klasiklerinden Çerniçevski'nin Ne Yapmalısını anımsadım. O kitapta çok etkileyici bir kişilik vardı: Rahmetov! O denli etkileyici bir kişilik ki, kitabı okuyan bir dolu beni adem hayatı boyunca Rahmetov gibi olmak istemiş. Ama sonradan Rahmetov'un birçok değişik şahsiyetin özelliklerini üzerinde taşıyan ve ancak romanlarda rastlanabilecek türden bir 'roman kahramanı' olabileceğine kanaat getirilmiş. Dımdım Kalesi'nin bugüne dek süregelen hikâyesini bizlere kadar ulaştıran kahraman da Xanoyà Çengzerîn'de (Altın Pençeli Xano) Rahmetov türü kahramanlardan. Xano, kaleyi Ermeni başmimara yaptırırken, kale inşaatında çalışanlara avuçlarla altın dağıtmış. Ve o günden sonra Dımdım Kalesi'nin Kürt sakinlerinin liderinin adı Xanoye Çengzerîn olarak kalmış.
Bütün kararları divanhanesinde halkıyla ve halkının temsilcileriyle alan ve uygulayan Xano'nun, kararlılığı ve direngenliği bir de boyun eğmemesi nedeniyle hiçbir zaman egemenlerle yıldızı barışmamış. Her yıl bir önceki saldırıyı aratırcasına ya Osmanlı ya da İran ordusu sefer düzenler Dımdım Kalesi'ne. Sonuncu seferde artık kurtuluşun imkanı yoktur. Ve Xanoye Çengzerîn ortak kararla kalenin içindekilerle birlikte intiharına ve imhasına karar verir. "Saçını usturayla kesen, perçemine yanmaz" Kürt atasözünün izinde Dımdım Kalesi ve kale halkı bir destan yaratır. İşte o destandır ki Kürt sözlü kültürüne de malzeme olan ve değişik versiyonlarıyla bugüne dek sürdürülerek gelen.
MEM U ZİN HİKAYESİ:
Cizre hükümdarlarından Mir Abdullah’ın oğlu Mir Zeynuddin zamanında (854 Hicri, 1451/1451 Miladi) yıllarında olay meydana gelmiştir.
Kürt şairi, bilgini olan Ehmedê Xanî tarafından yazılmış ve 1695 yıllında tamamlanmıştır. Bu bu eserin hangi tarıhte yazılmış olduğu hakkında hiçbir belge yoktur. 1690 yılında yazmaya başladığı söylenmektedir.
Xanî’nin hangi tarihte doğup hangi tarihte vefat ettiği hakkında da kesin bilgiler mevcut değil. Buna rağmen Ehmedê Xanî’nin (1651/1652) yılında Hakkârî bölgesinde bulunan Xân köyünde dünyaya geldiği ve ismini buradan aldığı yargısı güçlüdür. Ehmedê Xanî, Kürt edebiyatına can verenlerin başında gelmektedir. Ve Kürt halkına birçok eser armağan etmiştir. Bu eserlenden (şaheseri) olan Mem û Zîn’dir.
Ehmedê Xanî, bu olaydan yaklaşık olarak 240 yıl sonra Cizre’ye gelmiş ve eserini yazmıştır. Bu ölümsüz eser hakkında günümüze kadar onlanca inceleme kitabı ve yüzlerce makale yayınlanmış, konferanslar düzenlenmiş, tartışmalar yapılmıştır. Bir eseri üzerine bunca şey yapılmışken, Ehmedê Xanî’yi anlatmak ve bir kaç sayfaya sığdırmak elbette ki mümkün değildir.
Cizre Beyi, Mir Zeynuddin’in Zîn ve Sitî adlarında iki tane bacısı vardı.
Zîn, beyaz tenli, beyin can ciğeriydi. Bey onu çok severdi. Sitî ise esmer, selvi boylu biriydi. Tacdin, Beyin Divan Vezirinin oğluydu. Hikâyenin ana
kahramanı Mem ise Tacdin’in manevi kardeşi ve dostuydu. Botan bölgesinde baharın müjdecisi olan Mart ayında (21 Mart Newroz), eğlence ve bayram günlerinde çoluk çocuk bütün Cizre halkı kırlara çıkar süslenirlerdi.
İşte böyle bir günde Mem ile Tacdin kendilerine kızlar gibi süs verip ve kıyafet değiştirerek şenliğe katılırlar. Şenlik alanına vardıklarında
erkek kıyafetli iki kişiyi görürler. (onlar Sitî ile Zîn’di) Onları görür görmez ikiside yere düşüp bayıldılar. Sitî ile Zîn bayan kıyafetli iki
erkeği iyice süzerek onlar sezmeden kendi yüzüklerini onların parmaklarına geçirip oradan ayrılırlar. Mem ile Tacdin ayıldıklarında kendilerinin bezgin
ve sersem onlduklarını görürler. Bu esnada Tacdin Mem’in parmağında, üzerinde Zîn yazılı mücevheri fark eder, Tacdin Mem’ın parmağına doğru elini
uzatınca Mem de onun parmağında bulunan pana biçilmez ve üzerinde Sitî yazılmış olan yüzüğü görür. İkiside Sîti ve Zîn’in ne yapmış olduklarını
anlarlar. Sitî ile Zîn dadıları olan Heyzebun’a anlatırlar. Dadıları bir hekim kılığına girerek hasta olan Mem ve Tacdin’in yanına varıp, Sitî
ve Zîn’inde onlar gibi yandığını söyler ve yüzükleri geri ister. Tacdin yüzüğü geri verir. Fakat Mem ’bununla yaşıyorum’ diyerek yüzüğü vermez.
Mem ile Tacdin kalkıp arkadaşlarına durumu anlatırlar. Bunun üzerine Tacdin için Cizre’nin önde gelenleri Cizre Bey’inden Sitî’yi Tacdine isterlerler.
Bey, Tacdin’e Sitî’yi verir. Böylece yedi gün yedi gece düğün yapılır. Aslen Botanlı olmayıp İran’ın bir köyünden (Merguverli) olan Beko, Bey’in kapıcısıdır.
Tacdin Beko’yu hiç sevmez. Bey’e kaç sefer bu adamın kapıcılığa layık olmadığı söyler fakat bey: ’değirmenimiz onunla dönüyor. Köpekler de
kapıcıdırlar’ der. Beko, Bey’in Zîn’i Mem’e vermemesi için ’Efendim, Tacdin kendi tarafından Zîn’i Mem’e vermiş.’ Bunun üzerine kızan Bey,
’and içerim ki; Zîn’i eş olarak Mem’e vermeyeceğim’ der. Bey’in ava çıktığı bir günde Mem Zîn’i görmek için bahçeye girer. Mem’i gören Zîn birden yıkılıverir
yere. Bu sırada Mem onu görmez gül ve reyhanları seyrederek şöyle der]
’Ey gul! Eger tu nazenînî, / ’Ey gül! Gerçi sen de nazeninsin,
Kengê tu ji rengê ruyê Zîn’î / Sen nerde, Zin’in yüzünün rengi nerde?
Ey sınbıl! Eger heyî tu xweş bû, / Ey sünbül! Gerçi senin güzel kokan var,
Reyhan ji te bûyîne sîyehrû, / Reyhan senin için kara yüzlü olmuş.
Hun ne ji mîsalê zilfe yarin / Fakat siz yarimin zülfine benzemezsiniz.
Hun her du fızûl û he zekarın / İkiniz de arsız ve herzecisiniz.
Ey bılbıl! Eger tu ehlê halî / Ey bülbül! Gerçi sen de aşk adamısın,
Perwanyê şem’ê werdê alî, / Kırmızı gül mumunun pervanesisin.
Zîn’a me ji sorgula te geştir / Benim Zîn’im senin kırımızı gülünden daha şendir.
Bext’ê me ji talıê te reştir’ / Benim bahtım da senin talihinden daha karadır.’
Mem bunu söyledikten sonra Zîn’i görür ve oda orada bayılır. Ava giden Bey, avdan dönünce Mem’i bir abaya sarılmış bir şekilde bahçede görür. Mem
’Beyim, biliyorsunuz ben hastayım canım sıkıldı gezeyim derken sonra kendimi burda buldum’der. Bey’in yanında bulunan Tacdin abanın altında
Zîn’in saçlarını görür, durumu anlayan Tacdin Bey’i ikna ederek divana doğru götürür. Daha sonra eve gidip Sitî ve çocuğunu evden çıkararak,
evi ateşe verir. Böylece Mem ile Zîn’in kurtuluşu için Tacdin evini feda eder. Emsali görünmemiş bir dostluk örneğini sergiler. Beko’nun oyunlarıyla
beyle satranç oynamaya ikna edilen Mem başlangıçta ilk üç oyunu alır. Beko Mem’in iyi oynadığını görünce Mem’in yönünü Zîn’e doğru çevirir. Zîn’i görüp
hayallere dalan Mem, Bey’e yenilir. Sevgilisinin Zîn olduğunu öğrenen bey Mem’in zindana atar. Bir seneye yakın zindanda kalan Mem, Zîn’in hasretine dayanamayıp
ölür. Mem’in cenazesinin kaldırıldığı esnada Tacdin Beko’yu görüp öldürür.
Beko’nun öldüğünü gören Zîn, bakın hakkında ne düşünüyor:
’Ey şah û wezirê izz-û temkin! / ’Ey izz ve temkinli şah ve vezir!
Ez hêvî dikim ne kin înadê / Rica ediyorum inatetmeyiniz,
Der heqqê vi menbeê fesadê / Bu fesat kaynağı hakkında.
Lewra ku xwedanê ins û canan / Çünkü insanlar ve cinlerin Allahın,
Wi xaliqe erd û asimanan, / Yer ve göklerin yaratıcısı,
Roja ewî hubbe da hebîban / Sevgiyi, sevgilileri verdiği gün,
Hıngê ewî buxzê da raqiban / O zaman buğzu da rakiblere verdi.
... / ...
Em sorgulin, ew jibo me xare / Biz kırmızı gülüz, o bizim için dikendir
Em gencîn û ew jibo me mare / Biz hazineyiz o bizim için yılandır.
Gul hıfz-ı di bin bi nûkê xaran / Güller dikenlerin gagasıyla korunur,
Gencîne xwedan di bin bi maran / Hazinelerde yılanlarla beslenir.
... ...
Ger ew ne bûya di nêv me hail / Eğer o olmasaydı aramızda engel,
Işqa me di bû betal û zail’ / Aşkımız da buzulur ve zail olurdu.’
Nasıl ki bir gülü diken, hazineyi de yılan koruyorsa, bizim de bekçimiz (köpeğimiz) Beko olacaktır. Diyen Zîn, Mem’in mezarının
başında devamlı ağlayarak şöyle der:
’Ey vücudumun ve canımın mülkümün sahibi,
Ben bahçeyim, sen de bahçıvan
Senin bahçen sahipsizdir
Sen olamazsan onlar neye yarar
Kaşlar, gözler, zülüfler neyedir.
Zülfümü tel tel çekeyim
Sonra yarim sen beni belki değişik görürsün
En iyi hepsi yerinde kalsın
Hakk’a emanetim teslim ediyim.’
Cizre hükümdarlarından Mir Abdullah’ın oğlu Mir Zeynuddin zamanında (854 Hicri, 1451/1451 Miladi) yıllarında olay meydana gelmiştir.
Kürt şairi, bilgini olan Ehmedê Xanî tarafından yazılmış ve 1695 yıllında tamamlanmıştır. Bu bu eserin hangi tarıhte yazılmış olduğu hakkında hiçbir belge yoktur. 1690 yılında yazmaya başladığı söylenmektedir.
Xanî’nin hangi tarihte doğup hangi tarihte vefat ettiği hakkında da kesin bilgiler mevcut değil. Buna rağmen Ehmedê Xanî’nin (1651/1652) yılında Hakkârî bölgesinde bulunan Xân köyünde dünyaya geldiği ve ismini buradan aldığı yargısı güçlüdür. Ehmedê Xanî, Kürt edebiyatına can verenlerin başında gelmektedir. Ve Kürt halkına birçok eser armağan etmiştir. Bu eserlenden (şaheseri) olan Mem û Zîn’dir.
Ehmedê Xanî, bu olaydan yaklaşık olarak 240 yıl sonra Cizre’ye gelmiş ve eserini yazmıştır. Bu ölümsüz eser hakkında günümüze kadar onlanca inceleme kitabı ve yüzlerce makale yayınlanmış, konferanslar düzenlenmiş, tartışmalar yapılmıştır. Bir eseri üzerine bunca şey yapılmışken, Ehmedê Xanî’yi anlatmak ve bir kaç sayfaya sığdırmak elbette ki mümkün değildir.
Cizre Beyi, Mir Zeynuddin’in Zîn ve Sitî adlarında iki tane bacısı vardı.
Zîn, beyaz tenli, beyin can ciğeriydi. Bey onu çok severdi. Sitî ise esmer, selvi boylu biriydi. Tacdin, Beyin Divan Vezirinin oğluydu. Hikâyenin ana
kahramanı Mem ise Tacdin’in manevi kardeşi ve dostuydu. Botan bölgesinde baharın müjdecisi olan Mart ayında (21 Mart Newroz), eğlence ve bayram günlerinde çoluk çocuk bütün Cizre halkı kırlara çıkar süslenirlerdi.
İşte böyle bir günde Mem ile Tacdin kendilerine kızlar gibi süs verip ve kıyafet değiştirerek şenliğe katılırlar. Şenlik alanına vardıklarında
erkek kıyafetli iki kişiyi görürler. (onlar Sitî ile Zîn’di) Onları görür görmez ikiside yere düşüp bayıldılar. Sitî ile Zîn bayan kıyafetli iki
erkeği iyice süzerek onlar sezmeden kendi yüzüklerini onların parmaklarına geçirip oradan ayrılırlar. Mem ile Tacdin ayıldıklarında kendilerinin bezgin
ve sersem onlduklarını görürler. Bu esnada Tacdin Mem’in parmağında, üzerinde Zîn yazılı mücevheri fark eder, Tacdin Mem’ın parmağına doğru elini
uzatınca Mem de onun parmağında bulunan pana biçilmez ve üzerinde Sitî yazılmış olan yüzüğü görür. İkiside Sîti ve Zîn’in ne yapmış olduklarını
anlarlar. Sitî ile Zîn dadıları olan Heyzebun’a anlatırlar. Dadıları bir hekim kılığına girerek hasta olan Mem ve Tacdin’in yanına varıp, Sitî
ve Zîn’inde onlar gibi yandığını söyler ve yüzükleri geri ister. Tacdin yüzüğü geri verir. Fakat Mem ’bununla yaşıyorum’ diyerek yüzüğü vermez.
Mem ile Tacdin kalkıp arkadaşlarına durumu anlatırlar. Bunun üzerine Tacdin için Cizre’nin önde gelenleri Cizre Bey’inden Sitî’yi Tacdine isterlerler.
Bey, Tacdin’e Sitî’yi verir. Böylece yedi gün yedi gece düğün yapılır. Aslen Botanlı olmayıp İran’ın bir köyünden (Merguverli) olan Beko, Bey’in kapıcısıdır.
Tacdin Beko’yu hiç sevmez. Bey’e kaç sefer bu adamın kapıcılığa layık olmadığı söyler fakat bey: ’değirmenimiz onunla dönüyor. Köpekler de
kapıcıdırlar’ der. Beko, Bey’in Zîn’i Mem’e vermemesi için ’Efendim, Tacdin kendi tarafından Zîn’i Mem’e vermiş.’ Bunun üzerine kızan Bey,
’and içerim ki; Zîn’i eş olarak Mem’e vermeyeceğim’ der. Bey’in ava çıktığı bir günde Mem Zîn’i görmek için bahçeye girer. Mem’i gören Zîn birden yıkılıverir
yere. Bu sırada Mem onu görmez gül ve reyhanları seyrederek şöyle der]
’Ey gul! Eger tu nazenînî, / ’Ey gül! Gerçi sen de nazeninsin,
Kengê tu ji rengê ruyê Zîn’î / Sen nerde, Zin’in yüzünün rengi nerde?
Ey sınbıl! Eger heyî tu xweş bû, / Ey sünbül! Gerçi senin güzel kokan var,
Reyhan ji te bûyîne sîyehrû, / Reyhan senin için kara yüzlü olmuş.
Hun ne ji mîsalê zilfe yarin / Fakat siz yarimin zülfine benzemezsiniz.
Hun her du fızûl û he zekarın / İkiniz de arsız ve herzecisiniz.
Ey bılbıl! Eger tu ehlê halî / Ey bülbül! Gerçi sen de aşk adamısın,
Perwanyê şem’ê werdê alî, / Kırmızı gül mumunun pervanesisin.
Zîn’a me ji sorgula te geştir / Benim Zîn’im senin kırımızı gülünden daha şendir.
Bext’ê me ji talıê te reştir’ / Benim bahtım da senin talihinden daha karadır.’
Mem bunu söyledikten sonra Zîn’i görür ve oda orada bayılır. Ava giden Bey, avdan dönünce Mem’i bir abaya sarılmış bir şekilde bahçede görür. Mem
’Beyim, biliyorsunuz ben hastayım canım sıkıldı gezeyim derken sonra kendimi burda buldum’der. Bey’in yanında bulunan Tacdin abanın altında
Zîn’in saçlarını görür, durumu anlayan Tacdin Bey’i ikna ederek divana doğru götürür. Daha sonra eve gidip Sitî ve çocuğunu evden çıkararak,
evi ateşe verir. Böylece Mem ile Zîn’in kurtuluşu için Tacdin evini feda eder. Emsali görünmemiş bir dostluk örneğini sergiler. Beko’nun oyunlarıyla
beyle satranç oynamaya ikna edilen Mem başlangıçta ilk üç oyunu alır. Beko Mem’in iyi oynadığını görünce Mem’in yönünü Zîn’e doğru çevirir. Zîn’i görüp
hayallere dalan Mem, Bey’e yenilir. Sevgilisinin Zîn olduğunu öğrenen bey Mem’in zindana atar. Bir seneye yakın zindanda kalan Mem, Zîn’in hasretine dayanamayıp
ölür. Mem’in cenazesinin kaldırıldığı esnada Tacdin Beko’yu görüp öldürür.
Beko’nun öldüğünü gören Zîn, bakın hakkında ne düşünüyor:
’Ey şah û wezirê izz-û temkin! / ’Ey izz ve temkinli şah ve vezir!
Ez hêvî dikim ne kin înadê / Rica ediyorum inatetmeyiniz,
Der heqqê vi menbeê fesadê / Bu fesat kaynağı hakkında.
Lewra ku xwedanê ins û canan / Çünkü insanlar ve cinlerin Allahın,
Wi xaliqe erd û asimanan, / Yer ve göklerin yaratıcısı,
Roja ewî hubbe da hebîban / Sevgiyi, sevgilileri verdiği gün,
Hıngê ewî buxzê da raqiban / O zaman buğzu da rakiblere verdi.
... / ...
Em sorgulin, ew jibo me xare / Biz kırmızı gülüz, o bizim için dikendir
Em gencîn û ew jibo me mare / Biz hazineyiz o bizim için yılandır.
Gul hıfz-ı di bin bi nûkê xaran / Güller dikenlerin gagasıyla korunur,
Gencîne xwedan di bin bi maran / Hazinelerde yılanlarla beslenir.
... ...
Ger ew ne bûya di nêv me hail / Eğer o olmasaydı aramızda engel,
Işqa me di bû betal û zail’ / Aşkımız da buzulur ve zail olurdu.’
Nasıl ki bir gülü diken, hazineyi de yılan koruyorsa, bizim de bekçimiz (köpeğimiz) Beko olacaktır. Diyen Zîn, Mem’in mezarının
başında devamlı ağlayarak şöyle der:
’Ey vücudumun ve canımın mülkümün sahibi,
Ben bahçeyim, sen de bahçıvan
Senin bahçen sahipsizdir
Sen olamazsan onlar neye yarar
Kaşlar, gözler, zülüfler neyedir.
Zülfümü tel tel çekeyim
Sonra yarim sen beni belki değişik görürsün
En iyi hepsi yerinde kalsın
Hakk’a emanetim teslim ediyim.’
İşte Şahêmaran’ın hikâyesi: “Günün birinde bir memlekette dul bir kadın üç çocuğu ile yaşıyorlardı. Dul kadın ve çocukları geçimlerini bir kaç keçiden elde ettikleri et ve sütle sağlıyorlardı. Yaşlı kadın her gün keçilerini oğlu Cihan ile dağa otlatmaya götürüyor, dağda geçimlerini sağlamak için çeşitli otlar ve yakacak odunları topluyorlardı. Cihan’ın annesi ile günleri böyle geçiyordu. Annesinin yanında olmadığı günlerde Cihan keçilerini yaşıtları olan arkadaşları ile birlikte otlatmaya götürüyordu. Ailenin bu bir kaç keçinin dışında ne bir gelir kaynağı, nede çalışanı vardı. Cihan evin tek erkeği ve tek çalışanı olduğundan çok seviliyordu. Günün birinde Cihan yine tek başına, keçilerini önüne katarak otlatmaya götürmüştü. Baharın sıcaklığına yorgunlukta eklenince Cihan kendisini bir ağacın gölgesine atmış uzanıyordu. Biraz dinlemek için başının altına ekmek torbasını koymuştu. Kimi zaman gözlerini kapatıyor, kimi zamanda başını kaldırıp keçilerine bakıyordu. Ayıklık ve uyuma arasında geçirdiği zaman diliminde etrafına baktığı bir anda gözleri bir deliğe giren bal arısına takılmıştı. Yerinden kalkan Cihan, eline aldığı bir çubukla bal arasının girdiği deliği eşelemeye başlamıştı. Biraz kazıldıktan sonra arı girdiği delikten çıkarak uçup gitmiş, deliğin gerisinde kocaman yuvarlak bir taş ortaya çıkmıştı. Cihan, deliğin girişindeki balı yemek bakracına doldurduktan sonra taşı çıkarmaya gücü yetmeyince ertesi gün taşı çıkarmak için sevdiği iki çoban arkadaşına haber vermeye karar kılarak evin yolunu tutmuştu. Cihan gördüklerini iki çoban arkadaşına anlatır ve ertesi gün taşı kaldırmak için onlarla birlikte deliğin bulunduğu yere gelirler. Üç arkadaş taşı kaldırdıklarında bal dolu bir oyuk ile karşılaşırlar. Taşın üzerinde olduğu oyuk kazıldıkça büyüyerek kuyu halini alır, bal alındıkça kuyu derinleşir, ancak bal bitmiyo. İşbölümü çerçevesinde Cihan kuyuya inerek balı kovalara dolduracak, diğer iki arkadaşı ise dışarıda küp veya kaplara dolduracaktı. Her günün sonunda da çıkan bal üçe bölünecekti. O güne kadar çocukluk arkadaşları ile bir sorun yaşamayan Cihan onlara güvenerek kuyudan altın sarısı ve güzel balı kovalara doldurmaya başlar, diğer arkadaşları da dışarıdaki işleri yaparlar. Yemek vakti geldiğinde arkadaşları Cihan’a kova ile yemeğini sarkıtırlar. Bal belki de o güne kadar yörede görülmüş en iyi bal olduğu için müşterisi çok olacaktı. Günlerce kuyudan çıkarılan bal, pazara götürülüp satılır. Cihan anne ve kız kardeşlerine artık çalışmalarına gerek olmadığını, getirdiği balı satarak geçimlerini sağlayabileceğini söyler. Bal çıkarma işlemi uzun bir süre devam eder. Kuyu derinleştiği için Cihan arkadaşlarına “Her gün dışarı çıkmama gerek yok. Bana günlük ekmeğimi kuyuya indirin, ben içerde balı doldururum. Bal bitince de dışarı çıkarım” der. Çalışmalar günlerce sürer. Çıkarılan balın fazlalaşması üç arkadaşın daha fazla kazanması demekti. O güne kadar birbirlerine sadık kalan ve birbirlerini seven üç arkadaşın arasında bu servet bir ihanete neden olacak mıydı? Çok değil birkaç gün sonra Cihan kuyudan çıkmak için ip istediğinde belli bu durum anlaşılacaktı. Çıkarma işi günlerce sürdükten sonra bal bitmiş, kuyu da boşalır. Son bal kovanını da dolduran Cihan çıkması için arkadaşlarından ipi sarkıtmalarını ister. Ancak dışarıdaki iki arkadaşı onun da payına göz koydukları için onu içerde bırakmaya karar vermişlerdir. Ona ihanet eden arkadaşları kuyunun ağzını yuvarlak taş ile kapatıp giderler. Onu soran anne ve kardeşlerine ‘kayboldu’ diyerek bal payını satıp aralarında bölüşürler. Annesine verilen bir miktar para sevindirse de Cihan’ın kaybolmasına kahrolur. Üç arkadaşın arasına ihanetin bulaşmasına neden olan şey tıpkı tarihte olduğu gibi her türlü kötülüğün kaynağındaki para olur. Üç arkadaşın çocukluk hayallerine ve temiz duygularına artık kötülük bulaşmıştır. Cihan’ın kuyudan çıkmak için bağırma ve çığlıklarını ise kimse duymayacaktır. Oğlunu kaybeden annesi ağlayarak kendisini döve dursun, ağzı kapanan kuyunun içinde çaresiz olarak oturan Cihan düşüncelere dalar. Bu düşünceler içinde gecenin hangi saatinde uyuduğundan habersiz, kuyunun ağzından gözüne sızan güneş ışını ile uyandığında günün hangi saati olduğunu anlayamaz. Günlerini anne ve kız kardeşlerini düşünerek geçirdiği için kaç gündür kuyuda olduğunu bile unutmuştur. Düşüncelere daldığı bir anda bir akrebin yuvasından çıktığını gördüğünde dedesinin ‘akrepler yer üstüne yakın yuva yaparlar’ sözü aklına gelir. Etrafta bulduğu bir çubuk ile akrep yuvasını kazımaya başlar. Akrep yuvasındaki deliği eşeledikçe büyür. Açılan deliğe başını koyup etrafına bakmaya çalışan Cihan’ın ayakları altındaki toprak kayar ve bir dehlizden yuvarlanarak yerin yedi kat altına düşer. Düşme ve çarpmanın etkisiyle bir süre kendisine gelemeyen Cihan gözlerini açıp etrafına baktığında her tarafın pırıl pırıl parıldayan altınlarla kaplı, her türlü güzelliğin ve her çeşit sebze ve meyvenin olduğu bir yerde olduğu görür.
Bu muhteşem dünyanın içinde etrafında yılanlardan başka bir canlı yoktur. Bu manzara karşısında hem şaşırır, hem de korkmaya başlar. Cihan’ın yanına yanaşan iki büyük yılan, onu kocaman büyük bir salona götürürler. Salonun her tarafı pırıl pırıl altınlarla kaplı, salonun ortasında da altından bir koltuğun üzerinde beline kadar yılan, belden yukarısı ise insan olan bir kadın oturur. Kadının güzelliği Cihanı büyüler. Yarı insan yarı yılan kadının, başındaki altın taç yılanbaşlarıyla süslüdür. Salonun etrafında da farklı farklı yılanlar vardır. Altın koltukta oturan yarı yılan yarı kadın kendisini yılanların Şahı olarak tanıtarak Cihan’ı da tanıdığını ve karşılaştığı ihanet hikâyesini bildiğini söyledikten sonra ‘Korkmana gerek yok. Ben burada olduğum sürece yılanlar ne sana ne de diğer insanlara bir şey yapmaz. Tacımdaki yılanlar da beynime bağlıdır’ der. Cihan’ın başından geçenleri sanki kendisi yaşamış gibi ona anlatır. Cihan bu ilginç manzara karşısında şaşkına döner, neredeyse dilini yutar. Şahêmaran Cihan’a ‘bir süre yanımızda kaldıktan sonra benden bir istekte bulunacaksın, isteğin ne ise yerine getireceğim’ der. Şahmaran Cihan’dan bir süre yanlarında kalmasını ister, çünkü Cihan’ı sevmiştir. Gel zaman git zaman Cihan büyür ve bir delikanlıya dönüşür. Cihan Şahmaran’dan istekte bulunmanın zamanının geldiğini düşünür ve yanına gidip, ‘her ne kadar seni sevsem de annem ve iki kız kardeşimi de özlüyorum. Onlara bakacak kimseleri yoktur. Senden isteğim beni onların yanına göndermendir’ der. Şahmaran Cihan’ı sevdiğinden dolayı göndermek istemese de onu kırmak istemez. Ona ‘Seni göndereceğim. Ama biliyorum, seni göndersem ölümüm senin elinden olacak, beni öldürteceksin” cevabını verir. Cihan, ‘benim ölümüme de mal olsa seni asla ele vermeyeceğim’ sözünü verir. Şahmaran Cihan’a ‘Senin bilmediğini biliyorum.
Senin gidişin benim ölümümdür. Ancak senin isteğin gitmekse seni göndereceğim’ der. Cihan sözünde ısrarcı olsa da Şahmaran’ın her şeyi bilip gördüğünü de bilmemektedir. Aralarındaki bu konuşmadan sonra Şahmaran; ‘Seni göndermeden önce sana bazı şeyler anlatacağım” der: “Yüksek yaylaları olan bir ülke vardır. O yaylaların üstünde de yüksek bir dağ vardır. O ülkenin halkı her yıl yaylalara geliyor. Yılda bir gün halk pınarın başına gelip eğlendikten sonra kâselere süt doldurup bırakıyorlar. Halk gittikten sonra da tüm yılanlar gidip o kâselerden süt içip geri geliyoruz. Bize adanmış olan o gün bende oraya gelmiş olacağım. Bunu bilmeni istedim.” Sonra, Cihan’ın istediğini yerine getirmek için yılanlara talimat verir. Yılanlar onu yerin yedi kat altından yeryüzüne çıkararak bırakırlar. Cihan uzun bir aradan sonra köyüne döndüğünde kız kardeşlerinin büyüdüğünü, annesinin de keder ve ağlamaktan gözlerinin kör olduğunu, ona ihanet eden iki arkadaşının da baldan kazandıkları paralar ile zengin olup ticareti geliştirdiklerini görür. Annesinin yanına gittiğinde annesi Cihan’ın kokusunu alarak onu tanır ve sevinçten gözleri açılır. Annesi Cihan’ın büyümüş ve güzel bir genç olduğunu görür. Cihan köyde annesi ve kız kardeşleri ile bir süre yaşar. Eski arkadaşları ise Cihan’a yaptıkları ihanetten dolayı mahcup olup, pişman olsalar da Cihan artık onları af ettiğini ve onlardan bir şey talep etmediğini söyler. Cihan köyüne döndükten sonra ülkede kralın hastalandığı duyulur. Ülkede ne kadar hekim varsa çağrılır. Kralı iyileştirmek için tüm hekimler çağrılır. Kralın hastalığına çare bulamayanların kafası kesilir. Geriye tek bir hekim kalır. Kral onu da çağırır ve hastalığına çare bulmasını ister. Diğer hekimler birçok ilacı denediklerinden hekim ona tek bir seçenek sunar. Kral’a ‘Senin ilacın Şahmaran’dır. Etini pişirip yersen iyileşirsin. Onun dışında senin hastalığına çare olacak ilaç yoktur’ der. Kral ‘Peki Şahmaran’ı nerede bulabilirim’ diye sorar. Hekim Kral’a ‘Senin ülkende Şahmaran’ı gören biri var. Görenin sırtında Şahmaran işareti vardır. Büyük bir hamam kuralım ve ülkedeki tüm erkekleri getirtip bu hamamda yıkanmaları için üstlerini çıkarmalarını isteyelim. Sırtındaki işaretten Şahmaran’ı göreni tanırız’ şeklinde öneride bulunur. Bunun üzerine ülkedeki tüm erkeklerin kralın hamamında yıkanmaları için ferman çıkarılır. Gelen erkeklerin tümü elbiselerini çıkarırken Kral ve hekim tarafından vücutlarında Şahmaran işareti aranır. Ülkede ne kadar erkek varsa hepsi kralın hamamında yıkanır, ancak aradıkları işaret hiçbirinde bulunmaz. Çünkü Şahmaran’ı o güne kadar gören olmamıştır. ‘Geriye kim kaldı’ diye sorup soruşturulur. Padişahın vezirleri bir yerde yaşlı bir kadının oğlunun kaldığını, bir süre öncesine kadar kayıp olduğunu, bir süre önce eve geldiğini söyler. Bunun üzerine hamamda yıkanması için Cihan da çağrılır. Cihan sırtındaki Şahmaran’ın işaretinden habersizdir. Kralın fermanı üzerine saraya gider. Üstünü çıkardığında sırtında iki kürek kemiği arasında altın renginde Şahmaran’ın işareti ortaya çıkar. Hekim “aradığımız adam bu” diye haykırır. O zaman Kral Cihan’ı tutuklamaları için muhafızlara talimat verir. Cihan’a Şahmaran’ı nerede gördüğünü söylemesi için işkence yapılır. Cihan Şahmaran’a ‘kellemde giderse sana ihanet etmem’ diye söz vermiştir.
Cihan sözünü tutar ve Şahmaran’a ilişkin tek bir söz söylemez. Cihan’dan hiçbir şey öğrenemeyen padişah Cihan’ın annesini ve kız kardeşlerini getirtir. Cihan’ı Şahmaran’ın yerini söylemezse ailesini öldürmekle tehdit eder. Bunun üzerine Cihan ağlayarak Şahmaran’ı gördüğünü itiraf eder. Ülkenin yüksek yaylalarında bahar yeşerip, çiçekler açtığında yılda bir yaylacıların bir pınar başına koydukları süt kâselerini içmek için yılanların yer altından çıktığını anlatan Cihan, Şahmaran’ında ancak o zaman ortaya çıkacağını söyler. Cihan Şahmaran’ın dediği gibi ona ihanet etmiş, ölümüne neden olacak tüm bilgileri padişaha vermiştir. Padişah Cihan’ın anlattıkları üzerine hazırlıklarını yapmış Şahmaran’ın görüneceği günün gelmesini beklemeye başlamıştır. Sonunda padişahın beklediği gün gelir. Padişah yanında hekimi ve muhafızları ile birlikte Şahmaran’ı yakalayacağı yere gider ve süt kâselerinin bırakıldığı pınarın başında pusu atar. O gün yaylaya çıkanlar yine pınar başında toplanır. Eğlenir, dualarını da yaptıktan sonra, süt kâselerini pınarın başında bırakarak orayı terk ederler. Halk gittikten sonra her yıl olduğu gibi yine tüm yılanlar adanmış sütlerini içmek için birer birer yeraltından çıkarak süt kâselerinden birini içip geri yuvalarına dönerler. Bu şekilde gün yarılanır. Şahmaran’ın geleceği yerde padişah pusuda bekliyordur. Padişah yarı yılan, yarı kadın Şahmaran’ın da iki büyük yılanın sırtının üzerinde sütü içmek için pınarın başına geldiğini görür. Şahmaran atılan pusuda esir düşmüştür, her ne kadar bağırıp feryat etse de bir işe yaramaz. O artık tutsak edilmiş, zincirlere vurulmuştur. Şahmaran, Cihan’a dönüp dayanamayarak “beni ele vereceğini biliyordum. Ancak beni götürmeden önce bırakın yılanlara bir şey söyleyeyim” der. Ve Şahmaran insanlar ile yılanlar arasında sonsuza kadar bir düşmanlığının olmaması için “şimdi bir savaşa girişmeyin. Ben gidiyorum, ama haftanın dokuzuncu gününde geri döneceğim. Ben o zaman geldiğimde insanlara karşı savaş başlatacağız. O güne kadar yılanlar yer altından çıkıp dünyanın her yanına dağılmalıdır. Ben gelinceye kadar her biriniz dünyanın bir yerinde olmalısınız” der. Şahmaran bu şekilde esaretinden dolayı insanlara savaş açmaya hazırlanan yılanları engeller. Yılanlar ancak Şahmaran’ın talimatı ile yer altından çıkarak dünyanın her tarafına dağılmaya başlarlar. Padişah esir aldığı Şahmaran’ı alır götürür. Hekimin öğütleri üzerine bir kurban gibi kesilen Şahmaran kafa, gövde ve kuyruk kısmı olmak üzere üç parçaya ayrılır. Her parçası da farklı bir tencerede kaynatılır. Hekim kafanın olduğu tencereyi kendisine, gövdeyi Cihan’a, kuyruk kısmını da Krala ayırır. Kafa kısmından yiyen hekim tüm canlı ve bitkilerin dilinden anlamaya başlar ve olacak olayları öncesinden görmeye başlar. Gövde kısmını kralın baskısı ile yiyen Cihan’a birşey olmaz ama dostu ve sevdiğine ihanet edip onu ele verdiği için vicdan azabı ile yaşamaya başlar. Yılan zehrinin toplandığı kuyruk kısmının bulunduğu tencereden yiyen padişah ise ölür. Hikaye de bu şekilde son bulur.






